Son nefesime kadar

 Türk değilim,
 Doğru değilim,
 Çalışkan değilim,
İlkem; küçüklerimi korumamak,
 Büyüklerimi saymamak,
 Yurdumu, milletimi özümden çok sevmemektir.
 Ülküm; yükselmemek, ileri gitmemektir.
 Ey küçük Atatürk!
 Açmadığın yolda, göstermediğin hedefe,
 Durmadan yürümeyeceğime ant içerim.
 Varlığım Türk varlığına armağan olmasın…
Ne mutlu Türk'üm demeyene!

…

Andımızı kaldırmak, belki de bu anlama geliyor. Bugüne kadar Türk oldunuz da ne oldu, doğru oldunuz da ne oldu, çalışkandınız da ne yaptınız, demeye getiriyorlar. Yedi düvele başkaldıran, Türkün onur ve gururunu ayaklar altına aldırmayan, hani Orta Asya’dan gelmeyen Selanikli Mustafa Kemal’i görmezden geliyorlar. O Mustafa ki; belki Malatyalı, belki de Konyalı…

Bütün dünyanın dahi diye önünde düğme iliklediği, saygı duyduğu Atatürk, “Andımız”ın kaldırılmasıyla ne kaybeder? Kaybeden Türk Ulusu, Milli şuur, duygu fırtınası…

Kaybeden minik kalpler, genç fikirler…

Kar, fırtına, yağmur diyorlar, güneş diyorlar.

Oysa koşulsuz ayakta durmaya razıyız.

Bugün dünyanın dört bir yanında çok önemli görevlerde önemli buluşlara imza atan bilim insanlarımız andımızla büyümedi mi?

Gecenin bir yarısında herkes sıcak yatağında mışıl mışıl uyurken sınır bölgelerinde titreye titreye nöbet tutan Mehmetçikler, andımızla motive olmadı mı?

Terörle mücadelede “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diyenler şehit olmadı mı?

Bugün geldiğimiz Cumhuriyet değerlerini andımıza borçlu değil miyiz?

Aynı andımız gibi,

“Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım” mısralarındaki bağımsızlık duygusu kadar, “Muhtaç olduğumuz kudret”le istiklalimizi savunmuyor muyuz?

Bakın, Amerika’yı Amerika yapan birleşmiş uluslardan oluşması değildir. O topraklarda yaşayan insanların Amerika andına sadık kalmasıdır. Birleşmiş milletleri tek çatı altında ve aynı inanç uğrunda bir araya getiren kim olursa olsun, hangi medeniyetten gelirse gelsin onu değerli kılan özümsediği anttır.

Ne diyor bu ant? Burada, önünüzde, şimdiye kadar tabiiyetinde bulunduğum her türlü devlet tabiiyeti ve egemenliğini reddettiğime; bundan böyle ABD Anayasası’nı ve yasalarını iç ve dış düşmanlara karşı savunacağıma; ABD’ye bağlılık ve sadakat göstereceğime; kanunun gerektirdiği hallerde ABD ordusuna hizmet vereceğime; kanunun gerektirdiği durumda sivil yönetim altında ulusal önemi olan işlerde çalışacağıma ve bu yükümlülükleri özgür bir şekilde, akıl sağlığım yerinde ve samimi olarak üstleneceğime yemin ederim. Tanrı yardımcım olsun. Ben; F. Ağlayan Gülmez

 

Siz sanıyor musunuz ki, Amerika’da yaşayıp da bu andı içmeyenin olduğunu… Belki, tapma derecesinde sevdiğiniz en yakınınızdaki insanlar da bu andı içmiştir. Hadi, yüreği yetiyorsa o andı içmeden o ülkeden yerleşme hakkı alsın, orada yaşasın da görelim!

Oysa Türkiye’de dini, dili, ırkı ve siyasi düşüncesi hatta ülkesi ne olursa olsun yaşayan insanların hangisine andımız okutuluyor.  Amerika andını kaldırmıyor da bütün insanların büyük bir hoşgörü içerisinde yaşadığı Türkiye kendi andını neden kaldırıyor?

Annenizi, babanızı ve doğduğunuz yeri seçme hakkınız yoksa ırkın ırka üstünlüğü de yoktur.

Edirne’deki Çerkez, Artvin’deki Laz, İzmir’deki Efe, Mersin’deki Yörük, Şanlıurfa’daki Kürt, Mardin’deki Süryani, Niğde’deki göçmen, Tunceli’deki Alevi, Hatay’daki Arap bu andımızla büyümedi mi? Hepsi omuz omuza bu vatan için, bu topraklar için mücadele etmedi mi?. Biz tarih boyunca kime kimliğini ret ettirdik?

Oysa Amerika, “Burada, önünüzde, şimdiye kadar tabiiyetinde bulunduğum her türlü devlet tabiiyeti ve egemenliğini reddettiğime…” diyor. Yani kendi ülkesine gelene bir önceki tabiiyetini ret ettiriyor. Koşul bu.

Ey Amerika!

Karacaoğlan’ın dediği gibi; “Bana kara diyen dilber; kaşların, gözlerin, içtiğin kahve kara değil mi?”

Allah aşkına… Aylardır Suriyeliler bu topraklara göçüyor, burada yaşıyor, ekmeğimizi suyumuzu bölüşüyoruz. Hangi birine git ırkını ret et de gel dedik? Andımızı okumuyor diye kovduk mu? Çocuklarını okula mı almadık? Kimlik mi vermedik?

Bir düşünün… Rodos’lu Reşit Galip’in 1933’te kaleme aldığı mısralar,  Çanakkale’de yatan şehitlerimizin birer öyküsü değil midir?  Öyleyse biz neyi ne için, kim istediği için kaldırıyoruz?.

Oysa Atatürk  “Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği, bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne en az 7000 senelik Türk beşiğidir! Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı, onların oğlu oldu! Bugün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu! Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir!” diyor el yazısıyla.

Türk bir sembol…

 Tarih, duygu ve ülkü birlikteliğinin sembolü.

Türk tabiattır deniliyor. Türk, şu toprakların insanıdır diye sınırlanmıyor ki.

Burada tek bir amaç var, o da 7000 senelik beşikteki mozaiğin parçalarını oluşturanları aynı çatı altında ve ulus kavramı içinde birleştirmektir.

Amaç ne fanatik bir el işareti, ne kavgacı bir ırkçılık ne de Orta Asya betimlemesidir.

“Sevgi nasıl emekse, emek verdiğin kadar yıldırımsın, kasırgasın, dünyayı aydınlatan güneşsin” diyor Atatürk.

Bu gerçeğe dayanarak AKDEV ilke olarak, andımızın kaldırılmasını değil eğer daha geniş bir perspektiften bakılacaksa ‘Türkiye’m andı’ ifadesinin eklenmesini önermektedir.

Ama ben Atam gibi, birlik uğruna, tam bağımsızlığım adına nereden gelirsem geleyim damarlarımdaki bu asil kanın mevcudiyetiyle, al bayrağımın gölgesinde Türk olmanın gururunu benimle aynı soluğu paylaşanlarla taşıyacağım.

Aynı Şırnak, Şenoba, Şehitler İlköğretim okulundaki kardeşlerimle yürekten okuduğumuz andımızın ve istiklal marşımızın heyecanı ile…

Son nefesime kadar!...

Gül Karyaldız

AKDEV Atatürk Kültür Dayanışma Eğitim Vakfı 1997' de kuruldu ve basın toplantısı gazeteciler cemiyetinde yapıldı. Açılış konuşmasını o zamanın Adana Valisi ve eski Emniyet Genel Müdürümüz Oğuz Kaan Köksal' ın eşi Olcay KÖKSAL yaptı ve Onursal başkanı oldu.